Gaia Education ve Katalonya Üniversitesi'nin (Universitat Oberta de Catalunya) düzenlediği Ekoköy Tasarım Eğitimi sertifika programı 2013-2014 dönemi kayıtları devam ediyor.
Kayıt süresini kaçırırsanız, ilgili kişiler ile yazışarak, dersler başlamadan kayıt yaptırmayı deneyebilirsiniz.
Ben eğitime kaldığım yerden devam ediyorum. Gelirseniz sanal sınıfta arkadaşım olursunuz.
Eğitim hakkında detaylı bilgiye bu linkten ulaşabilirsiniz.
Para nedir? Gaia Education Ekonomi Dersleri 2. Modül konusuydu. Modüldeki soruları cevaplamam için Money As Debt (Borç Olarak Para) belgeselini izlemem gerekiyordu. Video izleyerek ders yapmak keyifli bir deneyim.
Bir itiraf ile başlayayım... (Alternatif Yaşam fikrine kendini adamış birinin bankacılık, para vs konusunda bilgisi ancak bu kadar olur.) Piyasadaki paranın karşılığında bankada altın olduğunu düşünüyordum.
Money as Debt belgeseli para nedir? Para nasıl oluşturulur hakkında bilmediğim bir çok arka bilgiyi bana öğretti. Türkiye'de sistem aynı mıdır emin değilim, kuvvetle muhtemel benzer olduğunu düşünüyorum.
Money as Debt belgeselini Youtube'da bulmak mümkün. Belgesel üç bölümden oluşuyor. Birinci bölüm para hakkında bildiğimi zannettiğim birçok konuyu yanlış bildiğimi öğretti. Para nasıl oluşur/üretilir? sorusunun cevabı birçoğumuz için darphane matbaasında basılmakta olan banknot görüntüleri ile örtüşüyor. Belgeselde de yanlış bildiğimiz bu bilgiden bahsediliyor. Belgesele göre herhangi biri, bir kredi sözleşmesi imzaladığında, kredi tutarı kadar para sisteme dahil oluyor. Ve fakat fiilen bu paranın hiçbir karşılığı yok. Sistemin para üretebilmesi için sürekli yeni borçlanma gerekli. Borçsuz olmak mevcut sistemi çökertecek bir durum. Belgeselde piyasada dolaşımda olan para karşılığı altın tutarından bahsediliyor ancak ülkeden ülkeye paranın karşılığı altın miktarının değiştiği belirtilmekte. Örneğin bu oran kimi ülkede 1'e 10, kiminde 1'e 30. Yani bankada bulunan her bir birim altın karşılında piyasada 30 birim para bulunabiliyor.
Kredi olarak alınan paranın geri ödemesi ana para artı faiz tutarı olduğu için sürekli büyüme bir zorunluluk oluyor. Belgeselde sürekli büyümeye rağmen dünya kaynaklarının tükenmeyeceğini düşünenler için çok çarpıcı bir cümle yer alıyor. "Anyone who believes exponential growth can go on forever in a finite world is either a madman or an economist" (Sınırlı kaynakları olan bir dünyada sürekli büyümenin sonsuza kadar sürebileceğini düşünen kişi ya delidir, yada ekonomist/iktisatçı)
İzlemediyseniz Money As Debt belgesellerini tavsiye ederim.
Gaia Education'da ilkbahar dönemi dersleri başladı. İki modulü tamamladım bile. Cam Bahçe işleri ile uğraşmaktan bu konuda bir türlü yazamadım.
Ekonomi dersi Gaia Education kapsamında olunca bildiğim şeyler yine ters yüz oluyor. Birinci modülün önemli başlığı "The Lightbulb Conspiracy" belgeseliydi. Youtube dan belgeseli indirmek mümkün. Altyazıların üstüste binmesi takip etmeye biraz zorlaştırıyor.
Filmin çıkış noktası Centennial Light olarak adlandırılan yukarıda resimde gördüğünüz lamba. Bu lamba 110 yaşında ve henüz patlamamış. Film 1920'li yıllarda lamba üreten firmaların (bu firmalardan ikisi hala en iyi bilinen lamba üreticileri) gizli bir anlaşma yaparak lambaların ömürlerini BİLEREK 1000 saat ile sınırladıkları anlatıyor.
Büyük firmalar ürünlerini bilerek belirli bir zaman sonra bozulacak şekilde tasarlıyor. Planlanan süre sonunda bozulacak şekilde ürün tasarlamaya Planned Obsolescence deniyor.
Planned Obsolencence sonucu daha fazla tüketim, daha fazla çöp, daha fazla kaynak tüketimi anlamına geliyor. Ve fakat işin bir de diğer yanı var. Belgeselde bu yan The Man In the White Suit filmi örnek verilerek anlatılıyor. Film hiç eskimeyen kumaş üretip, beyaz takım elbise yapıp giyen adam hakkında. Hiç eskimeyen kumaşa en fazla tepki fabrika işçilerinden geliyor. Hiç eskimeyen kumaş demek çalışanların işsiz kalması anlamına geliyor.
Belgeselde I-Pod pillerinin özellikle belirli süre sonra şarj edilemez olarak tasarlandığı ve bu nedenle tüketicilerin Apple'ı dava ettiğinden de bahsedilmekte.
From the lightbulb in the 1920s to the latest iPad today, this documentary explains what happened when Big Business realizes that if our things don’t break, they won’t make more money. Many products were then designed to fail after a period of time, planned obsolescence. When it’s no longer cost effective to repair our machines, we replace them. In case they still work for too long a period, continual improvements in functionality or design entice consumers to upgrade long before necessary. The result? More consumer debt, more garbage produced, and more natural resources squandered. Can our economy sustain itself any other way?
Gaia Education Ekoloji dersinde son konu yeşil mimari. Cob Construction (Toprak Yapılar), Rammed Wall (Sıkıştırılmış Duvar) öğrendiğimiz konulardan ikisi. Crystal Waters Ekoköyünde toprağa %5-7 oranında çimento karıştırılarak duvar yapıldığını ve evlerin bu duvardan yapıldığını okumuştum. "Nasıl yani?" demiştim. Meğer işin püf noktası toprağın yapısının nasıl olduğuymuş.
%25 Kil İdeal
Toprak kullanarak duvar yapmak için toprağınızın en az %10 killi toprak olaması gerekiyor. Toprak yapı için ideal kil miktarı %25.
Toprak Testi
Peki toprağımızın ne kadar killi olduğunu nasıl öğreneceğiz? Şaşırtıcı derecede kolay bir yolla toprağımızın ne kadar iri kum, ince kum ve kilden oluştuğunu öğrenmek mümkün.
Yukarıdaki resimde görünen kavanozu yarısına kadar toprak ile doldurdum. (Toprağı yüzeyden değil yüzeyin bir miktar altından almak gerekiyor.) Yarısına kadar toprak doldurduğum kavanozun 3/4 ünü su ile doldurup, bir çimtik tuz ilave ettim. Kavanozu kapattım, iyice çalkaladım ve kavanozu dinlenmeye bıraktım. Birkaç saat sonra kavanoz içindeki toprak katmanlarına ayrıldı.
Kavanoz içindeki toprak katmanlarını işaretleyin ve tüm toprak miktarına göre katmanları göz kararı oranlayın.
Örneğin yukarıda benim örneğimde %20 iri kum, %40 alüvyon ve %40 kil katmanları oluştu.
Benim evimin yakınındaki toprak ile toprak duvar yapmam gerekirse toprağa kum ilave etmem gerekecek.
%5-7 oranında çimento karıştırarak toprak tuğlalar yapıp, sağlamlıklarını denemeyi düşünüyorum.
Gaia Education'da sanal sınıfta, işimize yarayacağını düşündüğümüz, genel ağ sitesi adreslerinin, videoların ve yazıların linklerini paylaşıyoruz. Bu sayede, Dünya'nın farklı ülkelerinden sürdürülebilir yaşam için algıları açık insanların paylaşımlarının doldurduğu bir havuz tarafından besleniyorum. Geçen hafta İspanya'dan sınıf arkadaşım Permies.com adresinde faydalı bilgilerin olduğu hakkında bir mesaj gönderdi. Siteye girdim, birkaç bağlantıya tıkladım.
Rocket Mass Heater başlıklı sayfada takıldım kaldım. Bir çeşit soba yapmış adamlar ama nasıl yani dedim.
Yukarıda sobanın kesitini görebilirsiniz.
Sol tarafta ince odunlar yakma haznesinde yakılıyor,
Uç tarafları yanmakta olan odunların alevi soğuk baca tarafından çekiliyor
Baca etrafında bulunan kapalı alanda verimli yanma gerçekleşiyor
Resmin sağ tarafında yer alan bacadan buhar ve CO2 dışarı veriliyor.
Soba konusunda tüm bildiklerimize ters bir şeyler dönmekte olduğu açık. Böyle bir şeyle karşılaştığım zaman "Ulan diyorum ben mi okuduğumu anlamıyorum, İngilizceme bok atıyorum, acaba ben mi yanlış anlıyorum." diye düşünüyorum. Bir kez daha okuyorum. Yoo doğru anlıyorum.
Google'da Roket Sobası, Roket Isıtıcı, Roket Ocağı kelimeleri ile aramalar yaptım. Roket Ocakları hakkında birkaç yazı buldum ama Roket Sobası hakkında neredeyse hiç yazı bulunmuyor.
Nasıl yani koskoca Türkiye'de roket sobası denenmemiş mi? Marmariç'te 2011 de Roket Sobası hakkında bir eğitim verilmiş ama yazıda sadece eğitimin içeriği ve detayı var.
Roket sobasının avantajları:
%70 - %90 arasında odun tasarrufu sağlaması. İzlediğim videoların birinde, roket sobadan önce 4 ton odun yaktığını söyleyen biri, roket sobasında 1 ton odun ile aynı seviyede ısındığını belirtiyordu.
Normal sobada verimsiz ve hızla yanan dal, ince odun gibi parçaların kullanılabiliyor olması. Dal kullanmak orman sağlığı açısından da iyi. Yukarıda roket sobada yakmak üzere toplanmış, atık ve bir işe yaramayan tahta parçalarını görebilirsiniz.
Yapımının kolay ve eski malzemeler kullanılması durumunda çok ucuz olması
Daha az duman ve is çıkarması
Sabit durmak zorunda olan sobalar yerine alttan çıkan boru sayesinde hareketli olarak yapılabilmesi.
İş gene başa düştü. Girdim Youtube'a. Rocket Heater Design kelimesi ile onlarca videoya ulaşmak mümkün. Alıştığım üzere onlarca videoyu indirdim ve akşam hepsini izleyip faydalı olanları sınıfladım.
Yazımın başında verdiğim resim kesit olduğu için ilk başta sistemi tam anlamamı engelledi. Videoları izledikçe roket sobanın nasıl yapıldığını anladım. Aşağıda roket soba yapımını ve mantığını en iyi şekilde anlamamızı sağlayacak videolardan birini bulabilirsiniz. İzleyelim sonra üzerine bir kaç açıklama daha yapacağım.
İşin özünde 3 adet boru var.
Birinci boru baca görevi yapıyor ve yan tarafta yanmakta olan ateşi çekiyor.
İkinci boru yalıtım malzemesini tutmak ve bacada verimli yanma sağlamak için var. Birinci boru (Baca) ile ikinci boru arasında kalan bölgeye ısı yalıtımı sağlayacak bir malzeme dolduruluyor. Videolarda sıklıkla duyduğum "Vermiculite" ile yalıtım yapmaktalar. Vermiculite de nedir diye sözlüğe baktım Türkçesi Vermikülit yazıyordu. Hah dedim şimdi anladım ne olduğunu :) Vermikülit'in ne olduğuna çok hakim olmasam da gittigidiyor'da satılmakta olduğunu gördüm. Kimi videolarda Perlit'in, Vermikülit yerine kullanıldığını izledim. İki boru arasına yalıtım sağlayacak her hangi bir malzeme konulabilir.
Birinci ve ikinci boru arası yalıtım malzemesi ile doldurulunca tek bir boru haline geliyor. Aslında dışı yalıtım yapılmış bir baca.
Üçüncü boru bacanın etrafını kapatıyor ve yanma verimini arttıran bir odacık oluşturuyor. Üçüncü borunun alt tarafından gaz çıkışı yapılıyor.
Yukarıdaki videoda borular yerine eski tüpleri kulandılar ve bacayı yukarı doğru uzattılar. Birçok durumda bacayı evin içinde gezdirerek bacadaki ısıdan da faydalanılmakta. Hatta bacayı özel toprak sedirlerin içine yerleştirerek ısıtmalı sedirler yapmaktalar.
Tahmin edeceğiniz gibi roket soba yapmak üzere planlama yapmaya başladım. Ben 3 boru sistemi kullanmayı düşündüğüm için ilk bu örnekle başladım.
Borulardan yalıtımlı baca yapmak yerine tuğlaları kullanarak da baca yapılan videolar izledim. Aşağıdaki video tuğla kullanılarak yapılan roket sobasına güzel bir örnek. İngilizcesi yetersiz olanlar için videoya küçük bir açıklama getireyim. Bacayı tuğlaların arasına harç koymadan yaptıkları ilk denemede başarısız oluyorlar. Daha sonra bacayı harç kullanarak yapıyorlar ve roket sobası sağlıklı çalışıyor. Baca etrafında kapalı ortam oluşturmak için varil sıklıkla kullanılan bir malzeme. Bu videoda baca etrafını kapatmak için varil kullanılıyor.
Gaia Education'daki eğitmenim izlememiz ve yorumlamamız için sınıfa bir belgesel önerdi. Belgeselin adı : The Power of Community. How Cuba Survived Peak Oil. (Toplumun Gücü. Küba Peak Oil krizinden nasıl kurtuldu.) 4 Ocak'a kadar belgesel hakkında bir yorum yazıp, sunmam gerekiyor.
Bir sabah kalktınız ve artık petrolün ülkenizde olmadığını öğrendiniz. Nasıl olur? Birden petrol mü biter? diyeceksiniz. Petrol birden bitmemiş ama 1990 yılında Rusya'nın Küba'ya petrol vermeyi durdurmasıyla Küba için zorunlu petrolsüzlük dönemi bir anda ve hazırlıksız başlamış. Belgesel 1990 - 2004 arasında, petrolsüz dönemde Küba'da neler yaşandığını anlatıyor. İngilizce bilenler filmi Youtube'dan izleyebilirler. Belgeselin Türkçe alt yazısı var mı diye biraz araştırdım ama bulamadım.
Belgeseli İngilizce izleyemeyecek olanlar için belgeselden bazı çarpıcı noktaları bu yazıda paylaşmak istiyorum.
Belgeseli izlerken Türkiye'de aynı şey olsaydı diye düşündüm ve belgeseli izlerken bir yandan da kafamda bu hayali filmi izledim. Kara mizah keyifli bir film izledim kafamda.
1989 yılına kadar Rusya, Küba'ya yılda 13-14 milyon ton petrol veriyor. Değişen ve dağılan Rusya yönetimi, ani bir kararla, bundan böyle Küba'ya eskide olduğu kadar petrol vermeyeceğini ve bundan sonra yılda 1 milyon ton petrol verebileceğini belirtiyor. Bir anda %93 lük azalma. Bu noktadan sonra Küba'da neler olduğunu, petrol bağımlılığının hangi sektörleri ne şekilde etkilediğini, Küba halkının durumu nasıl çözüme dönüştürdüğünü anlatıyor belgesel.
Şimdi Küba'da olanların Türkiye'de olsaydı ne olurdu düşüncesiyle yazdıklarımı okuyun. Ben belgeseli bu gözle izledim ve trajik komik bir tat aldım.
Petrol girişi durunca ilk ve en önemli sorun beslenme oluyor. Traktörlerde kullanılacak petrol bulunmuyor, tarımda kullanılan gübre ve ilaçlar petrol türevli olduğu için üretimleri önemli ölçüde düşüyor. Kırsal alanda yetiştirilen ürünlerin şehirlere taşınması mümkün olmuyor ve şehir halkı açlıkla mücadele etmeye başlıyor. Bebeklerde ve hamilelerde ciddi sağlık sorunları görülüyor. 1994 yılına gelindiğinde Küba'daki insanların ortalama kilosu kriz öncesine göre 9,5 kilo azalmış oluyor.
Ülke elektiriğinin büyük bölümü petrolden sağlandığı için ülke genelinde 14-16 saat süren elektirik kesintileri oluyor. Tropikal bir iklimde olan Küba'da bu kadar süre elektiriksiz kalmak buzdolaplarındaki birçok gıdanın bozulmasına yol açıyor.
Toplu taşımada ve az sayıdaki özel araçta kullanılacak yakıt olmadığı için insanlar işlerine gidemiyorlar. Çin'den birbuçuk milyon bisiklet getiriliyor, kendi kaynakları ile de beşyüzbin bisiklet üretip, halka bisiklet dağıtıyorlar.
Küba petrolsüzlüğün getirdiği sorunlar ile uğraşırken Amerika'nın baskısıyla 1992 yılında Küba'ya uygulanan ambargo daha da sıkılaşıyor. Küba limanlarına uğrak yapan bir gemi altı ay boyunca Amerikan limanlarına giremez kuralı getiriliyor. Bu yasak konteyner gemilerinin Küba'ya uğraklarını durdurmasına yol açıyor. Konteyner gemilerinin bir ülkeye uğramaması demek 15-20 ton gibi küçük ölçekli yüklerin ülkeye girememesi ve ülkedeki ürün çeşitliliğinin olmaması anlamına geliyor. Küba'ya gelen gıda ithalatı %80 azalıyor. Tohum, hayvan yemi, yedek parça, gübre, tarımsal ilaç ithalatı duruyor.
Para alım gücünü kaybediyor ve karne günleri başlıyor.
Beslenmeye çözüm olmak için şehirlerde yaşayan halk bulabildiği her alanda tarım yapmaya başlıyor. Kimyasal gübre ve tarım ilacı bulunamadığı için herkes zorunlu olarak organik tarım yapmak zorunda kalıyor. Ve fakat şehirli halkın tarım bilgisi olmadığı için yetiştiricilikte ciddi sorunlar yaşıyorlar. Öğrenmenin tek yolu deneme, yanılma.
Devlet, sınırlı alanda doğal yollar ile tarım yapmayı öğretmek için Avusturalya'dan iki permakültür eğitmeni getirtiyor. 400 Küba'lı permakültür eğitmeni eğitimi alıyor ve öğrendiklerini halka öğretiyorlar. Evlerin damlarında, sokak aralarında, bahçelerde bulabildikleri her yerde tarım yapıyorlar. Çiftçilik birden en itibar gören meslek haline geliyor. Tüm bu süreçte herkes bildiğini ve öğrendiğini birbiri ile paylaşıyor.
Ürünler şehirde ve şehrin kenarında yetiştirildiği için taşınma zorunluluğu olmadan yerel pazarlarda satılıyor.
Yıllar boyunca kimyasal gübre ve tarım ilaçları ile bozulan toprağı düzeltmek ve verimli hale getirmek beş yıl zamanlarını alıyor. Evsel atıklar kompost ve verikompost (solucan kullanılarak yapılan kompost uygulaması) olarak değerlendirilip, gübre olarak kullanılıyor.
Tarım için sınırlı alanları olduğu için birçok ürünü yan yana ekiyorlar. Ürün çeşitliliği beraberinde canlı çeşitliliğine getirdiğinden zararlılar ile mücadele eden doğal düşmanları da aynı ortamda yer alıyor. Kimyasal ilaç kullanmaya gerek kalmadan ürün zararlılarını doğal düşmanları yok ediyor. (Bizim Uğur Böceği olarak bildiğimiz sevimli böcek, yaprak biti düşmanıdır ve bulunduğu ortamdaki zararlıları yer.)
Zamanla üretilen biogübre (kompost, solucan toprağı) diğer Latin ülkelerine ihraç edilecek kadar artıyor. 1980 yılında Küba'da yılda 21.000 ton tarımsal ilaç kullanılırken, 2004 yılında sadece 1.000 ton tarımsal ilaç kullanılmaya başlanıyor.
Traktör kullanamadıkları için yeniden öküz kullanarak toprağı işlemeye başlıyorlar.
Ülkede toprak reformu yapılıyor ve hazineye ait olan çiftliklerin %40'ı halk tarafında oluşturulan tarım kooperatiflerine veriliyor. Binlerce dönüm hazine arazisi küçük çiftçilere veriliyor. Kendilerine verilen arazide ekim yaptıkları sürece bu araziler sahiplerinde kalıyor.
Ülkede bisiklet kullanımı ve yürüme arttığı için Küba halkının genel sağlığı iyileşiyor.
Belgeselden çarpıcı bir cümle ile devam edeyim: Bir gün hepimizin karşılaşacağı sorunla ilk karşılaşan ülke Küba oldu.
Belgesel Peak Oil kavramının ne olduğunu açıklayarak başlıyor. Peak Oil'in ne olduğunu bu bağlantıdan öğrenebilirsiniz. Yaşadığımız dönem ucuz petrol dönemi olarak biliniyor. Petrol üretimi tepe noktasına ulaştıktan sonra geçen her gün petrol bitimine doğru gideceği için petrol fiyatları her geçen gün artacak. Küba'nın zorunlu ve erken olarak yaşadığını bir gün hepimiz yaşayacağız.
Bu noktada kaos senaryoları yerine petrolün sınırlı bir kaynak olduğunun bilinci ile yukarıda örnekleri verilen bir çok uygulamayı şimdiden hayatımıza geçirerek petrole olan ihtiyacımızı azaltmak ve kalan petrolü çok daha uzun süre kullanmak önemli.
ODTÜ 'de yapılan toplantıda Prof Dr Ali Gökmen, Ankara halinden alınan istatistiklere dayanarak, Ankara'nın %95 gıda ihtiyacının Ankara dışındaki illerden taşınma yolu ile Ankara'ya geldiğini belirtmişti.
Bizler sonu bilenen bir oyunda nelerin peşinde koşuyoruz? Neleri öğreniyoruz? Çocuklarımıza neler öğretiyoruz? (Alternatif Yaşam Planlaması okurları, kardeş siteler yazarları ve emek verenleri hariç...)
Gaia Education Ecovillage Desing Education, Ekoljik Boyut eğitiminde iki modülü geride bıraktım. Her iki modülün sunumlarından eğitmen Ezio Gori'den "well done" aldım. Eğitmen Ezio Gori Güney Afrika'da yaşıyor. Permakültür konusunda uzman kişilerden biri. Permakültür hakkındaki sitesine bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.
Eğitimde üçüncü modülün son teslim tarihi 9 Ocak 2013. Üçüncü Modülün konusu permakültür, sürdürülebilir tarım ve doğal yaşam. Her modül için ders notları otuz sayfa kadar. İlk modülde otuz sayfayı görünce, bunu okumam ne kadar sürer ki diye düşünmüş, tembellik yapmıştım. Meğer eğitim notları SADECE bakmamız gereken yerleri gösteren kılavuzlarmış. Otuz sayfa içinde verilen bağlantı, referans, araştırma konularını inceleyinceye, ucu bucağı olmayan bir okyanusta yüzdüğümü anladım. Her modülün sonunda o modül hakkında düşündüklerimizi eğitmenlere anlattığımız bir bölüm var. Birinci modülün sonundaki değerlendirme bölümüne aşağıdaki paragraf ile başladım.
---------------------------------------
Module 1 took more time than I expect since I need to understand and adapt
myself to UOC and GAIA’s learning system. Module 1 in Ecological Handbook is
only 30 pages which guided me wrongly. I was thinking that book will be enough
to understand the concept. I did lots of Google search and Youtube search to better
undestand the topics. There is a famous jazz song called “How deep is the
ocean?” (http://www.youtube.com/watch?v=VNb-2XISoGY) Each
topic under Module 1 (such as resilience, industrial ecology, economical
ecology, peak oil, energy decent) are like an ocean. The more you know, the more you need to dive deeper. I could not
guess how much I need to dive for each topic but I can surely say I learned a
lot of new dimensions.
-------------------------------------
Özetle yukarıda anlattığım okyanus benzetmesini yaptım. How deep is the ocean (Okyanus ne kadar derin?) isimli meşhur bir caz şarkısı vardır. Bu şarkıya gönderme yaparak, "Her konu bir okyanus, daldıkça daha derine dalmak gerekiyor ve ne kadar derine dalmam gerektiğini belirlemekte zorlanıyorum." dedim.
Tüm bu anlattıklarım üçüncü modül içinde gördüğüm iki bağlantının bende hissettirdiklerini size aktarabilmek içindi.
Birinci bağlantı Permaculture Activist dergisinin sitesiydi. Siteye bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.
İkinci bağlantı da yine bir permakültür dergisi sitesi. Derginin adı Permaculture Magazine. Siteye bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.
Siteleri inceleyince, permakültür hakkında yazılmış kitapları görünce, okunması, denenmesi ve öğrenilmesi gereken ne kadar çok şeyin olduğunu görüyorum. Sevindirici olduğu kadar korkutucu bir durum bu.
Yine yapılacak çok iş var.... Artık yardım almamın vakti geldi ve fakat henüz doğru kişiyi bulamadım.
Transition Towns ve Peak Oil kavramlarını Gaia Ecovillage Desing Education programı içinde öğrendim. Her ikisi hakkında da Youtube'da birçok video bulmak mümkün. Kısaca Peak Oil nedir? Transition Towns nedir? anlatayım.
Petrol sınırlı bir kaynak. Birçok ürünün olduğu gibi petrol miktarının da bir tepe noktası var. Bu tepe noktadan sonra her gün petrol giderek azalacak. Petrol üretiminin en yüksek olduğu nokta Peak Oil olarak adlandırılıyor. Petrol için en üst noktaya ulaştık mı? Ne zaman ulaşacağız? gibi sorular petrol fiyatlarını etkileyeceği için tam olarak bilinmiyor. Tabii bir de henüz bulunmamış petrol rezervleri var. Aşağıdaki grafik Peak Oil'i anlatmak için hazırlanmış. Grafikte Turuncu renk ile görünen alan henüz bulunmamış rezervleri temsil ediyor.
Karamsar görüş, petrol bitecek biz de sürüneceğiz, şöyle sefil olacağız, böyle kötü şeyler olacak çığırtkanlığını yapıyor. (Ben de bunlardan biriydim)
Transition Towns (Değişim Kentleri) fikri kurucusu Rob Hopkins, insanlara kötü senaryolar anlatmanın onları harekete geçirmek yerine "Amaann, nasıl olsa patlayacak, gittiği yere kadar bu şekilde sürdüreyim" düşüncesine soktuğunu ve mevcut durumu değiştirmeye çabalamadıklarını söylüyor.
Petrol insanlık için iyidir. Doğru kullanmak koşulu ile. Bu nedenle petrol tüketimimizi hayatımızın gerekli olmayan alanlarından çıkartalım. İlk ve en önemli konulardan biri gıdaların bize gelinceye kadar aldıkları yol ve bu yolda kullanılan petrol miktarı. Doğruluğu beni şüpheye düşürse de Standart İngiliz kahvaltısındaki ürünlerin, İngiliz tüketicinin kahvaltı masasına gelinceye kadar 78.000 km yol aldıklarını okumuştum. Yani kahvaltıdaki çay Seyşeller'den (6000 km (tahmini olarak atıyorum)), portakal Mersin'den (3000 km), tereyağ Almanya'dan (1000 km) gibi bir hesaplamanın toplam sonucu 78.000 km.
Gıdanın bu kadar petrol tüketimine bağlı olduğu bir ortamda petrol tepe noktasını (Peak Oil) aştığımızı düşünelim. Her gün petrol bitmeye yaklaşıyor ve her gün fiyatı artıyor. Buna bağlı olarak gıda fiyatları da her gün artıyor. Karamsar senaryo, öldük, bittik, mahvolduk derken, Değişim Kentleri fikrini benimseyenler "Madem öyle bir an önce yerel gıda üretimine başlayalım, soframıza gelen gıdanın olabildiğince az taşınmasını sağlayalım." diyor. Bu fikir ile kentlerini yeniden sebze, meyve yetiştiren kentler haline getirmeye çalışıyorlar. Parklara, bahçelere, yol aralarına ektikleri ağaçların kestane, ceviz gibi ürün veren ağaçlar olmasına dikkat ediyorlar.
İki sene boyunca İzmir - Kemalpaşa'da çalıştım. Kemalpaşa kiraz yetiştirmesi ile ünlü. Çok kaliteli topraklara sahip. Çalıştığım süre boyunca Kemalpaşa Organize Sanayi Bölgesi içinde kaliteli tarım topraklarının moloz ile kapandığını, molozların üzerine beton döküldüğünü ve bu alanlara fabrikalar kurulduğunu gördüm. Yorum yapmıyorum...
Transition Towns hareketi hakkında detaylı bilgiye bu bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Yukarıda anlattığım Peak Oil ve Transition Town konuları Gaia Education Ecovillage Desing Education eğitimin iki soru ve araştırma konusuydu.
Yeni ödevim aşağıdaki resimleri Peak Oil ve Transition Towns fikirleri kapsamında değerlendirmek. Dünya'nın farklı ülkelerinden ailelerin haftalık beslenme ürünleri ve masrafları resimlerde yer alıyor.
Yaşadığım Urla'da ve hemen yanındaki Seferihisar'da haftanın farklı günlerinde evimin yakınlarında pazarlar kuruluyor. Pazardaki birçok ürün Urla ve çevresinde yetişiyor.
Bugün sevimsiz ama hayatın en temel ve doğal ihtiyaçlarından biri konusunda yazmak istiyorum. Tuvalet atıklarının bertarafı. Birçoğumuz için sifonu çekmek ve gerisini düşünmemekten ibaret tuvalet atıkları. Afrika'da, tuvalet atıklarına bağlı ölüm ile sonuçlanan birçok hastalık yaşanmakta. Kompost Tuvaletler
Tuvalet ihtiyacınızı bir kovaya giderdiğinizi ve ihtiyacınızı karşıladıktan sonra kovaya birkaç avuç talaş attığınızı düşünün. Sevimsiz göründü değil mi? Kısa özetle kompost tuvaletler bu şekilde kullanılıyor.
Yapımı çok kolay; herhangi bir kovayı (Büyük boya kovaları olabilir) ahşap bir kutunun içine yerleştiriyor, klozet kapağını yerleştirip kullanıyorsunuz. Bilerek bu konuyu kısa geçiyorum ama merak ederseniz Youtube'da "composting toilets" arama kelimeleri ile birçok videoyu izlemeniz ve öğrenmeniz mümkün.
Aquatron Tuvaletler
Sulu tuvalet kullanma alışkanlığı hayatımızın kolay vazgeçemeyeceğimiz bir parçası. Hepimizin halen kullanmakta olduğu sulu tuvaletleri, kompost tuvalet gibi kullanabilmek mümkün. Aquatron, sulu tuvaletlerin giderlerini bir kanalizasyon yada bir foseptik çukur yerine, özel kompost odasına gönderen bir sistem. Sistem tuvaletten gelen suyu ve katı maddeyi özel haznesinde ayırıp, suyu filitrasyon bölümüne, katı madde ve tuvalet kağıdı gibi atıkları kompost haznesine gönderiyor.
Aquatron'un çalışma prensibini aşağıdaki resimde bulabilirsiniz.
Tuvalet gideri Aquatron kompost haznesi üzerinde yer alan ayrıştırma haznesine bağlanıyor. Hazne suyu filitrasyon ünitesine, katı atığı kompost haznesine ayırıyor. Yukarıdaki model dört hazneli ve döner sistemli bir model. Dolan hazne dönüyor ve ayrıştırıcının altına boş bir hazne geliyor. Dört kişilik bir ailenin tüm hazneleri doldurması bir senede tamamlanıyor. İlk dolan haznedeki katı malzeme, Aquatro'nun yapısı sayesinde, dördüncü hazne dolduğunda tamamen kompostlaşmış, ve miktarını büyük ölçüde kaybetmiş hale geliyor. Kompost haznesinin içine toprak solucanları konması durumunda katı madde %90 oranında azalıyor. Haznelerden çıkan kompost, ağaç altı malçlama, koruluklar gibi yerlerde kullanılıyor.
Yukarıdaki modelin aksesuar parçalar ile birlikte yaklaşık fiyatı 4.500 dolar seviyesinde.
Kanalizasyonun olmadığı yerde sızdırmalı veya sızdırmasız foseptik çukur kullanıyoruz. Hiç bir özelliği olmayan, atık suyu bir alanda toplamayan yaramaktan başka bir işlevi olmayan, tek oda gözlü bizim foseptik çukurlarımız.
Önce aşağıdaki kısa videoyu izleyelim.
Video herşeyi anlatıyor... Geri kalmış birçok ülkede bile benzer şekilde iki odalı foseptik çukuru kullanılıyor ve bu sistem septik tank olarak adlandırılıyor. Videoda septik tanktan taşan su bitki altlarına veriliyor. Bu her septik tank uygulamasında görülmeyebiliyor.
Septik tanktan taşan su ile yapılan dip sulama için bir uygulama resmi aşağıdadır.
Atık su arıtma için şimdilik bu kadar. Türkçe karşılığını bulamadığım WETLAND olarak adlandırılan uygulamaları bir başka yazıda anlatacağım. Yukarıda drainfiled olarak görünen alan bir wetland uygulaması.
Gaia Education Ekoköy Dizayn Eğitiminde ilk ödevimi dün teslim ettim. Eğitime başlarken planladığım süreden daha fazla zamanımı ders içeriğini araştırmak, ilgili videoları izlemek ve öğrenmek ile geçiriyorum. Daha önce bahsettiğim üzere eğitimi sanal kampüsü kullanarak, internet üzerinden alıyorum, uygun olduğum zamanlarda sanal kampüse giriyor, eğitmenlerin ve sınıf arkadaşlarımın yayınladıkları ödev ve mesajları okuyorum. Geçen hafta eğitim kordinatörü ile görüştüm ve almakta olduğum eğitimi şimdiye kadar Türkiye'den bitiren kimsenin olmadığını öğrendim. Bu durum bana ayrı bir heyecan ve moral veriyor ve çalışma azmimi arttırıyor.
Alıştığım eğitim sisteminden oldukça farklı bir uygulama ile dersler işleniyor. İlk bölüm için 20 sayfalık bir metini okumam gerekiyordu. Bizim eğitim sistemimiz ile öğrenmeye alışmış biri olarak, 20 sayfayı kısa sürede okur, ilgili soruları cevaplarım diye düşündüm. Yanılmışım... Yirmi sayfalık metin nelerin araştırılması ve okunması gerektiği hakkında bilgi veren ana metinmiş meğer. Yirmi sayfayı okuyarak soruları cevaplamak mümkün değildi. Konu başlıklarını araştırınca gördüm ki birçok başlık yurtdışındaki birçok üniversitede iki senelik master programı konusuymuş. Endüstriyel Ekoloji, Ekolojik Ekonomi gibi konu başlıkları bana yeni kavramlar olmasına rağmen master seviyesinde eğitim verilen kapsamlı akademik eğitimlermiş. Bu iki başlık hakkında daha kapsamlı yazıyı yakın zamanda yayınlayacağım.
Youtube Okulu
Youtube'un doğru kullanılması ile derin ve zengin bir eğitim kaynağı olduğunu daha önce yazmıştım. Ne kadar haklı olduğumu sanal kampüs eğitimi sırasında daha iyi görüyorum. Üniversitelerdeki seminerleri, dersleri, konunun uzmanı ve hatta kuramcısı kişiler ile yapılan mülkatları Youtube'da bulmak ve ilk ağızdan bilgiye ulaşmak artık mümkün. Tabii ileri düzeyde İngilizce bilme zorunluluğu günümüzün ve Youtube'un olmazsa olmazı. Üç hafta boyunca günde ortalama üç, dört saatimi Youtube araştırması ve ilgili videoları izleyerek geçirdim. İlk bölümde yer alan soruların TAMAMININ cevaplarını Youtube'da buldum. Öğrenmede görsellik çok önemli.
Zaman ve Mekanın Olmadığı Bir Eğitim
Sanal kampüsteki bir başka teknolojik yenilik ve avantaj Skype kullanımı. Skype dışında konferans görüşme yapma imkanı sağlayan programlar var ama Skype konferans görüşmenin lideri konumunda. Sınıf tanışmasında ad soyad kadar önemle istenen bilgiydi Skype adresi. Ekoköy Dizayn Eğitiminin önemli amaçlarından biri tüm dünya üzerinde ekoköylerde yaşayan ve yeni ekoköyleri kuracak kişilerin birbirleri ile iletişim halinde olması ve bilgiyi paylaşmasını öğretmek. Bu nedenle konferans görüşmeler düzenleyerek cevaplamamız gereken sorular eğitim programında yer alıyor. En doğudaki Japonya-Tokyo'dan, en batıdaki Amerika-Seattle'a kadar uzanan büyük coğrafi bölgede yer alan sınıf arkadaşlarım ile konferans düzenlemek (Bir yerde gece yarısı iken, diğer yanda sabahın ilk saatleri olan bir dünyada konferans düzenlemek) üstünden gelmemiz gereken farklı bir deneyimdi.
Geçen hafta ilk konferans toplantımızı Tayland, Hollanda ve Belçika'dan sınıf arkadaşlarım ile yaptık. Tayland Türkiye'den beş saat, Hollanda'dan altı saat ileride. Yarım saat boyunca ödevimiz hakkında konferans görüşme yaptık, keyifli, faydalı ve ilginç bir deneyimdi.
Dünyada eğitimin gittiği yönü şu an içinde bulunarak yaşıyor, deneyimliyorum. Kısa sürede (en fazla beş yıl içinde) birçok eğitim şu an almakta olduğum eğitim gibi olmak ZORUNDA kalacak. Zaman ve Mekan kavramı olmayan, bilginin paylaşıldığı ve kişi tarafından sindirildiği bir eğitim düzenine doğru gidiyor dünya.
Yeni Projelere Zaman Yetmiyor
Eğitim tahmin ettiğimden daha fazla zamanımı aldığı için birbiri ile bağlantılı olan birçok projeyi tamamlayacak zamanı bulmakta zorlanıyorum.
Elimde bekleyen birbiri ile bağlantılı projeler:
Parabolik ayna yapımını tamamlayacağım. Parabolik ayna ve gücü hakkında bilgi verecek bir videoya bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz. Benzer bir parabolik ayna yapmak için 2x2 cm büyüklüğünde minik aynalar kesmeye başladım. Aynaları kırmadan kesmek, kestiğim küçük aynaların kenarlarını zımparalamak epey zaman alıyor. Dün üç saatlik çalışma sonunda 130 dan fazla küçük ayna hazırladım. 150 cm çapında bir parabolik ayna yapmayı planlıyorum. Tahminlerime göre 2000 taneden fazla minik ayna kullanmam gerekecek. Bir yandan aynaları hazırlarken, bir yandan da parabolik aynayı yerleştireceğim, yukarıdaki bağlatısını verdiğim videoda yer alan ayna benzeri, metal platformun çizimlerini planlıyorum. İlk öncelik aynaları ve metal aksamı ile parabolik aynayı hazırlamak.
Parabolik aynayı ilk olarak deniz suyunu damıtmak ve tatlı, içilebilir su elde etmek için kullanacağım. Parabolik ayna kullanarak kaynatacağım deniz suyu buharlaşacak, buharlaşan su bakır boru içinde soğuyacak ve içilebilir su olarak damıtılacak.
Parabolik ayna kullanarak esans elde etmeye çalışacağım. Araştırmalarıma göre, iki gün boyunca çiçek veya kokulu yaprakların bekletildiği %60'lık alkol çözeltisinden, yukarıda bahsettiğim deniz suyunu damıtma yöntemini kullanarak, esans elde etmek mümkün. Bu çalışma ile ilgili bazı şüphelerim olmasına rağmen deneyip sonucunu paylaşacağım.
Parabolik aynaya güneş takip sistemi yerleştirerek güneşi otomatik olarak odaklamak mümkün. Youtube'da Solar Tracking ile arama yapıldığında birçok video bulunabiliyor. Konu ile ilgili videoları indirdim ancak henüz izleme fırsatım olmadı. Yapılabilirliğini araştırdıktan sonra parabolik aynayı güneş takip eder hale getirmek büyük enerji sağlayacaktır.
Güneş Panelleri hakında geçtiğimiz aylarda yazılar yayınladım. Bu yazılarda yapılan panellerin bir benzerini hazırlamak için kola, soda kutularını biriktirmeye başladım. Güneş panelini kış ilerlemeden yapabilirsem bu sene içinde sağlayacağı faydayı görebilirim.
Güneş takip sistemli parabolik aynayı, güneş panellerine ısı sağlayacak şekilde yerleştirerek panellerin verimliliğini arttırmayı planlıyorum.
Hepsi birbiri ile bağlantılı emek yoğun ve deneysel bir liste. Alternatif Yaşam Planlaması tam zamanlı bir iş olmalı ki tüm bunları sindire sindire, gerekirse tekrar tekrar yapabileyim. Zeytinyağı sıkmak için yaptığım ahşap presi tamamlamam (İlgili yazıya bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz) iki yılımı almıştı. Zamanımın büyük bölümünü ayırdığım eğitimi de düşünürsem yukarıdaki listeyi tamamlamak ve sonuçları görmek bir süre gecikebilir.
350 PPM (Part Per Million), birçok bilim adamı ve iklim bilimcinin mutabık kaldığı atmosferdeki karbon miktarının güvenli kabul edilen en üst seviyesidir.
350 PPM hakkında detaylı bilgilerin yer aldığı 350.org adresine bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz. Bu yazının bazı bölümleri 350.org sitesindeki bilgilerin Türkçeleştirilmesidir.
275 - 392 - 350
İnsanlık tarihinin başlangıcından 200 sene öncesine kadar atfosferdeki karbon miktarı 275 PPM seviyesindeydi. 275 PPM karbon seviyesi faydalı bir seviyedir. Havada karbon olmaması durumunda dünya yaşam için çok soğuk olacaktır.
Peki şu anda atmosferdeki karbon miktarı nedir?
Evet, şu anda atmosferdeki karbon miktarı 392 PPM. Güvenli kabul edilen en üst seviyenin, 350'nin, epey üzerinde.
Güvenli kabul edilen en üst seviyenin epey üzerinde olmanın sonucu ne olur? sorusunu uzun uzun cevaplamak yerine Türkçe altyazısı bulunan Wake Up, Freak Out, Then Get a Grip isimli animasyon videoyu izleyelim. 12 dakikalık bu kısa video karbon miktarını hızla 350 PPM seviyesine çekmezsek neler olacağını çok güzel özetliyor. (Bu video hakkında 2009 yılında yazdığım yazıya bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.)
Mevcut durum değişmediği sürece her sene atmosferdeki karbon miktarı 2 PPM artıyor.
Türkiye olarak karbon salınımında gelişmiş ülkelerin epey gerisindeyiz, karbon salınımı konusunda bizim yapacaklarımızdan daha önemlisi Amerika, Çin, İngiltere gibi kalabalık ve yoğun karbon salınımı yapan ülkelerin ne yapacağı önemli.