Cumartesi, Eylül 05, 2009

Her Koyun Kendi Bacağından Asılır



Sıcak, Düz ve Kalabalık kitabını yeni bitirdim.

Kitaptan altını çizdiğim birkaç bölümü ve düşündüklerimi yazmak istedim.

"Çin ve Hindistan'da son otuz yılda 200 milyon kişi yoksulluktan kurtuldu ve artık köylerde değil, şehirlerde orta sınıf hayatı yaşıyor. Onların ardında bir 200 milyon, onlarında ardında bir 200 milyon kişi daha var. Hepsini de sırasını bekliyor. Bu insanların devletleri de onları Amerikan hayat tarzından yoksun bırakamayacak." Artan şehirli nüfus ve artan enerji talepleri tüketimi ve kirlenmeyi hızla tetikliyor.

Amerika'nın konfor ve gelişmişlik düzeyine gönderme yapıldıktan sonra: "Tüm gelişmekte olan ülkelerin bir anda bizim düzeyimizi yakaladıklarını varsayalım, dünya tüketim oranı 11 kat yükselir. Dünyanın nüfusu mevcut tüketim oranına göre 72 milyara ulaşmış gibi olur."

"Çin'de her yıl 45 milyar atılabilir yemek çubuğu kullanılıyor. Bu da 1.66 milyon metreküp kereste, yani milyonlarca yetişmiş ağaç demek."

"Petrol zengini devletlerde petrol fiyatıyla özgürlüğe yönelim hızı, ters yönde harekey eder. Yani ortalama ham petrol fiyatı ne kadar yüksekse, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, serbest ve adil seçimler, toplantı özgürlüğü, kamu yönetiminin şeffaflığı, adli bağımsızlık, hukukun üstünlüğü, bağımsız siyasi partilerin ve sivil toplum örgütlerinin kurulması gibi alanlardaki gerileme o kadar fazladır." "Bunun tersine petrol fiyatı ne kadar düşerse özgürlüğün hızı da o kadar yükselir."
Kitapta petrol varil fiyatı ve özgürlük ilişkisi uzun uzun anlatılıyor. Kitaptaki bu bölüm aile boyutunda oluşturulan alternatif yaşamların, zamanla birbirlerini örnek alarak yaygınlaşması ve makro boyuta gelmesi sonucu yaratacağı etkilerin dünyayı nasıl etkileyebileceği konusunda yeni açılımlar oluşturdu kafamda.
Kendi kendine yeten, asgari ölçüde dışa bağımlı, aydın, iyi eğitim almış ve fakat sistemin içine dahil almayı reddeden bireylerden oluşan binlerce ailenin olduğunu hayal edelim:

Türkiye'de neler olabilir?
* Kaliteli ve yetişmiş insanlar, emeklerinin ucuza alındığı, maaşlı kölelik sistemine girmezlerse, yani kaliteli iş gücü arzı azalırsa, fiyat/maaş ne olur?

Geçenlerde bir sohbette, yıllarca büyük maddi yatırımlar yaparak okutulacak çocuklarımızın onbeş, yirmi yıl içerisinde, şu an Filipinler ve Hindistan'daki ucuz ve "kaliteli" iş gücünün alternatifi olacağını dile getirdim. Karşı görüş olarak; Hindistan ve Filipinlerin bir zamanlar İngiliz sömürgesi olduğu ve bu nedenle İngilizce bilgilerinin eksiksiz olması sayesinde, gelişmiş ülkelerde yapılabilecek birçok işi ucuza yaptıkları belirtildi. Neyseki İngilizce öğrenme çılgınlığımız henüz "ana okulu seviyesine inmedi", hiçbir zaman İngiliz sömürgesi olmadığımıza şükredip, çocuklarımızın ucuz iş gücü olmayacağına sevindim ve sohbete başka bir konu ile devam ettim.

* Dünyanın en pahalı benzinini kullanan ülkenin vatandaşları olarak, Türkiye'de binlerce insanın yılda sadece beş, altı depo benzin/dizel kullandığını düşünelim. Hatta kullandıkları o beş, altı depo dizeli kendileri ürettiklerini düşünelim. Sizce Türkiye'de neler olur? Bu noktada kitaba geri dönelim. Dünya'da neler olur? Suudiler bu durumda olur mu? Kitaptan bu bölüm ile ilgili çıkardığım sonuç; binlerce alternatif yaşam çiftliği olursa Suudi kadınlar özgür olacak...

Türkiye'yi değiştirebilecek kadar çok sayıda insan Alternatif bir yaşam seçer mi? 170.000 insanın, kabaca 40.000 - 45.000 orta ve orta gelir düzeyinde, okumuş, aydın ailenin, Türkiye'de tüketim ve modern kölelik sisteminin dışana çıktığını hayal edin. 170.000 insan çok büyük bir rakam mı? Amishler aklıma geliyor. Gerçi onlar dini bir tarikat ama sonuçta Amerika gibi bir toplumda yaşayıp teknoloyi reddetmeyi başarmış 170.000 insan. Yanlış anlaşılmasın, biz de teknolojiyi reddedelim, Amish gibi yaşayalım demiyorum, amacım istenirse olabilirliğini göstermek.

Kitabın yazarı bir Amerikalı. Thomas Friedman. Satırlarında sık sık Amerikan politikalarını eleştiriyor, kitabın genelinde ise "Dünya lideri Amerika" vurgusu yapılıyor. Amerikanın yeniden dünya lideri olmasının, yapacağı Yeşil devrim ile mümkün olacağı belirtiliyor. Anlattıklarına bakınca haksız da sayılmaz. 11 Eylül'den sonra Amerikan politikasına getirdiği eleştiri çok yerinde.

11 Eylül'e kadar Amerika Arap dünyasına çeşitli benzin istasyonlarından oluşan bir zincir gibi davrandı: Suudi istasyonu, Libya istasyonu, Kuveyt istasyonu. "Bakın çocuklar" dedik onlara "anlaşmamız şöyle: Pompalarınızı açık, fiyatlarınızı düşük tutup Yahudilerle fazla uğraşmadıkça bunun karşılığında istediğinizi yapabilirsiniz. Kadınlarınıza kötü davranabilirsiniz. Vatandaşları9nızın hangi hakları varsa onları elinden alabilirsiniz. Hakkımızda istediğiniz çılgın kopmle teorilerini basabilirsiniz. Çocukjlarınızı istediğiniz kadar diğer inançlara karşı hoşgörüsüz yetiştirebilirsiniz. Camilerdeki vaazlarınızda istediğiniz zehri akıtabilirsiniz... Sadece pompalarınız açık, fiyatlarınız düşük olsun ve İsraillilerle de fazla itişip kakışmayın. Bunun karşılığında istediğinizi yapın."

Peki dünyayı kurtarmak için ne yapacağız? NTV, Home belgeselini yayınlandıktan sonra bir canlı yayınla dünya'yı nasıl kurtaracağız? konusunda çevreye "duyarlı" meşhur kişilerle bir program yaptı. Bu yıl sonunda Kopenhag'da dünya liderleri bir toplantı yapacaklarmış ve geleceğimizi belirleyeceklermiş, miş miş, muş muş. Büyük Çöküş sayfalarında Home belgeselinin yayını sırasında NTV nin içine düştüğü çelişki çok güzel anlatılmış. Sözde çevreci bankalarımızın buldukları çözümlere ne demeli? "Yeşil Fon" diye bir ŞEY çıkarmışlar. Çevre Kredi sunumunu internette yayınladıktan sonra çıkan bu ŞEY için ilk duyduğumda "İşte dedim biri benim fikrini fark etti ve değerlendiriyor" diye düşündüm. Girdim internete Yeşil Fon neymiş baktım. Çevreye duyarlı firmaların hisse senetlerinde oluşan bir portföy oluşturmuşlar, bana kakalamaya çalışıyorlar. Çevre Kredi benzeri bir proje ile gelin, şapka çıkarayım. Küçük bir hatırlatma yapmadan geçemeyeceğim. Çevre Kredi ve Bireysel Emeklilik için yazdığım yazıyı henüz kimse çürütmedi.

Kitaba dönelim ve bakalım kitap çözüm için ne diyor:

Acı gerçekse şöyle: Hepimizin yapması gereken kolay ve maliyetsiz eko verimlilik önlemlerinin hepsini toplasak, en iyi durumda elde edeceğimiz şey, çevreye verilen zararın büyümesinin azalmasıdır... Geri dönüşümü saplantıyla uygulamakla veya birkaç özel ampul takmakla çevreye verilen zararı sona erdiremeyiz. Uç teknolojik değişikliklerden ziyade enerji, ulaşım ve tarım sistemlerimizde temel değişiklikler yapmamız gerekir ve bu da şimdilik ve gelecekteki olası liderlerimizin tartışmaktan korkar göründüğü değişim ve maliyet meselesini gündeme getirir.

Bu sene sonunda Kopenhag'da dünya liderleri ne yapacak? Bana sorarsanız "mastürbasyon" derim.

Peki Yenilebilir Enerji bir çözüm olmaz mı? Olabilir tabii ama kitapta öyle bir bölüm var ki, bu bölümü okuduktan sonra fikrim değişti. Yenilebilir enerjinin petrole bir alternatif olabileceği konusunda daha umutsuz oldum. Bölümün adı: Taş Devri, elde taş kalmadı diye bitmedi. 1970 lerde petrol fiyatlarının çık hızlı ve yüksek artması karşısında o dönemin Suudi Arabistan petrol bakanı Zeki Yamani'nin OPEC üyesi meslektaşlarına uyarısı, anlatılanlara göre şöyle olmuş: "Unutmayın arkadaşlar, taş devri elde taş kalmadı diye bitmedi" Taş devri önce bronzdan, sonra demirden aletler yapıldığı için bitti. Yamani de petrol tüketen ülkelerin çabalarını birleştirerek yenilebilir enerji üretmesi veya enerji verimliliğinde üssel bir atılım sağlanması halinde, yerin altında milyonlarca varil petrol varken petrol çağının sona ereceğini biliyordu. Yani petrol varil fiyatı hiçbir zaman 500 dolar olmayacak (bu iyi haber), bu adamlar bu işi öyle güzel ayarlamaya devam edecekler ki, petrol her zaman alternatif enerji kaynaklarına göre daha ucuz tutulacak. Bu nedenle üretimini petrol kullanarak yapanlar her zaman daha ucuz maliyete sahip olacak.

Çözüm ne? Kitap der ki; Hükümetin istemediğimiz şeye (karbon salan kaynaklardan enerji elde edilmesi) vergi koyup, istediğimiz şeyi ( temiz enerjiye yönelik inovasyonlar) sübvanse etmesi gerekir. Sizce bunu yaparlar mı?

Buraya kadar kitaptan aldığım alıntılar kitabın ilk yarısını oluşturuyor. Kitabın sonraki yarısı ilk yarısı kadar aydınlatıcı ve lezzetli.

Yönetilemez olandan kaçınmak, kaçınılmaz olanı yönetmek. Küresel ısınma için bulunan sloganlardan biri. "Yönetici", "lider" konumundaki kimselerin birşey yapacağına inanmıyorum. Öyleyse bireysel kurtuluşlarımızı sorgulamalı, planlamalıyız. Çocukluğumda eve geç kaldığımda, düşük not aldığımda, "Ama anne Mehmet de eve geç gitti, Mehmet de düşük not aldı" gibi suçuma ortak arama girişimlerimi, annem "Her koyun kendi bacağından asılır" diyerek savuştururdu. İşime gelmediği için bu deyimi hiç sevmezdim.

Yani çıkardığım sonuç şu: Dünyayı yönetenlerin, özellikle Amerika'yı ve Çin'i yönetenlerin, bir şey yapacakları yok. Biz kendi çözümlerimizin peşinde koşalım, sonuçta her koyun kendi bacağından asılacak.

Çözümlerimiz neler olabilir sorusunun cevabı başka bir yazı konusu olabilir.

4 yorum:

nlty2000 dedi ki...

Sondan başlayayım...
Kendi çözümümüzün peşinden koşacaktıysak bile buna Kyoto ile başlamak yanlıştı. Kyoto süreci yolda bulduğunuz senedi gidip ödemekten daha akıllıca değil. Uzun bi inişin başlngıcındayız ve inişler, düşüşler sırasında toplum ortak hareket etmez. En az hasarı almak amacıyla rekabet başlar. İnişin çıkıştan farkı, çıkışta en fazla kardan zarar edersiniz. İnişte ise başkasının üstüne basıp zaman kazanmazsanız canınız yanar. Ahlak kavramını devreye sokmanın bir gereği yok, çünkü ulusları yöneten irade(hükümet) ahlak kurallarıyla oluşmuyor. Kısa süre sonra sokaklar zombilerle dolacak ve kulak tırmalıyor biliyorum ama, yapılacak en iyi şey kapıları ve pencereleri sıkıca kapatmak, eve kapanmak.

Enerjiye gelince, blogda da açıklığıyla izah ettim, yeryüzündeki tek yenilenebilir enerji ağaçtır. Bunun da yenilenebilme şartı nüfusunuzun sınırlı olması ve sizin hasat etme hızınızda yeni ağaç büyümesidir. Temiz enerji dediğimiz şey aslında "daha az zararlı, daha uzun dayanacak" fosil yakıt enerjisinden başka bir şey değildir. Yine de inişte bir basamak olarak kullanılmak zorundadır.

İnsan gücüne gelince. Bugünkü meslekler fosil yakıt enerjisinin sonucudur. Yakıt bitince meslekler eskiye dönecektir. Yavaş yavaş çiftçi, asker, şehirli sanatkar ve yönetici olarak eski dört sınıflı, dört meslekli dünyaya döneceğiz. Türkiye kendine samimi olarak bir gelecek tasarlayacaksa, bu gelecekteki en ihtiyaç duyulan istihdam milyonlarca işsize hakim olabilecek polisler ve yüzbinlerce mahkuma hakim olabilecek gardiyanlar olacaktır. Tabi ki hayatta kalmak için tarımla uğraşan nüfusun çok artması gerekecektir.

Emeklilik... Bir dilim ekmeğe sürülecek kadar aklı olan herkes ABD'de emeklilik fonlarının başına gelenleri, Türkiye'deki uşaklarının da işsizlik fonuna ettiklerinin farkında ve emeklilik sisteminin bir geleceğinin olmadığını anladı. Dolayısıyla emekliliğe karşı bütün teklifler fizibl. Yaptığınız hesap vurucu, ancak tarım ve piyasa kanunları pek uyum gösteren şeyler değil. Tarım ürünleri bir "pazar"a tabi olduğu sürece tarım ve çiftçi kaybedecek. Bunu kısa yollu nasıl anlatmalı bilmiyorum, şimdilik blogdaki para başlıklı yazıları okumanızı önereceğim. Uyanık bir girişimci cevizden para kazanacak elbette ama, her 25lik genç tarıma yatırım yapmak isterse ortada ekilecek toprak, ürünü satacak pazar kalmayacağı için sistem çöker. Hele hele bu döngüye bankaları, fiziksel gerçeklerin doğrudan inkarı demek olan krediyi sokarsanız sistem başlamadan çöker. Makro ölçek bir yana, her dürüst ve aklıbaşında ekonomistin dünya çapında bir enflasyonist -hatta hiperenflasyonist- bir geleceği öngördüğü şu yıllarda kağıt para cinsinden birikim yapmak delilik. Dilek hanım kendisine ezberletilen şeylere iyi çalışmış ancak emeklilik denen şeyin bizatihi kendisinin sürdürülemez olduğuna vakıf değil.

faik murat dedi ki...

Zaman ayırıp yazdığınız uzun ve aydınlatıcı yorumunuz için teşekkür ederim.

ömer dedi ki...

emeğinize yazınıza sağlık teşekkürler

güç&onur dedi ki...

paylaşımın için teşekkür nlty2000